Egzersiz konusunda Figen Batur’un bir yazısı çok hoşuma gitti onu paylaşmak istiyorum.
Hayatım boyunca egzersiz denilen şeyden hazzetmedim. Spor başka egzersiz başkaydı benim için. İster tek başına ister ekip halinde spor yapmak bir hayat biçimi olabilirdi de, egzersiz? Neydi o yerinde hop hop zıplamalar, el kol sallamalar, bacak germeler, boyun esnetmeler? Sporu hep bir lades olarak gördüm. İnsanın kendisiyle, ötekiyle, doğa ile tutuştuğu lades. İçinde yenmek kadar yenyimek de olan, hırsı azmi başarma isteğini bilerken kişiye’ bükemediği bileği öpme tevekkülünü de öğreten bir uğraş. Peki ya egzersiz? İşte ona bir türlü içim ısınmadı, aklım yatmadı. Biri insanı ne kadar geliştiriyorsa diğeri o kadar güdükleştiriyor diye düşündüm hep… Bana göre egzersizin spor1a zerre benzerliği yoktu, egzersiz denilen beyhude uğraş Amerikalıların uzun yaşama iştahlarından doğmuş sıkıcı bir çocuktu.
Ne hayatıma girsin, ne olsun ne kalsındı. Buyursun, beğenenler alsındı.
Ne zaman ki gittiğim her doktor verdiği ilaçların yanı sıra haftada en az üç kez yürümemi buyurdu, ne zaman ki bunu bir seçenek değil de bir zorunululuk olarak – sundu o zaman kara kara düşünmeye başladım.
Nasıl yapacak, nasıl edecektim? Aslında oturduğum ev yürüyüşperestler için bulunmayacak nimetti.
Çıkacak, Sarıyer Belediyesi’nin orasına burasına tartılardan tutun da ne işe yaradıklarını pek de anlamadığım demir aletler serpiştirdiği yürüyüş parkurunda hızlı adımlarla beş kiloı±ıetre kadar yürüyecektim.
Kırk beş dakika, bilemediniz bir saat.
Mis gibi hava, canım Boğaz, daha ne isterdim.
Dünyanın neresinde böyle bir yürüyüş alanı vardı?
Kimi oltalarının ucuna umutlarını takmış balıkçıların arasından oynak sandallarla, aheste şileplere baka baka yürüme şansına sahipti.
Benim burun kıvırdığım milletin arayıp da bulamadığı nimetti.
0 kadar çok kişiden bu serzenişi işittim ki kimselere şikâyet edemez oldum. Tamam dedikleri doğruydu ama ben yürümeyi de tıpkı yüzmek gibi zorunluluk olmadıkça seven biriyim.
Dağda taşta, ormanda bilmediğim bir kentin, bilmediğim sokaklarında saatlerce yürüsem hatta kimi zaman işi abartıp ayaklarımı hissedemez hale gelsem bile keyfime diyecek olmuyor.
Çünkü kimse bana yürümem gerektiğini söylemiyor. 0 tepelere çıkarken o sokaklara dalarken ne adımlarımı sayıyor ne yeterince hızlı atıp atmadığını kontrol etmek için nabzımı yokluyor ne de terleyip terlemediğime bakıyorum.. Sadece yürüyorum, yürürken keşfediyor, düşünüyor, gülümsüyor, duraksıyor hatta durup soluklanıyorum.Yüzmek de aynı şey.
Tanrının şanslı kulu olarak uzun aylar geçirdiğim tatil kasabasında her gün birkaç kez saatlerce yüzüyorsam eğer bu zorunlu olduğum için değil yüzmeyi sevdiğini için.
Ne kronometreyle alışverişim var ne başkasıyla tutuştuğum yarış.
Suyun içinde olmak ve kolların kesilene, ürperinceye kadar yüzmek…
Dipteki dünyayı keşfetmek için derin nefes alarak dalmanın, bacaklarını kanatma pahasına bir kayaya tırmanmanın, dallan suya değen bir çam ağacına tutunup gözün kamaşana kadar güneşi seyretmenin verdiği keyfi başka bir şey vermediği için yüzüyorum. Doktorlara bunları anlattığımda bana hiç yoktan iyidir bakışıyla bakıyor ama ne avare gezintilerimin ne ellerim buruşuncaya kadar suyla sevişmemin düzenli yapılacak egzersizlerin yerini tutmayacağını söylüyorlar. Hepsi ağız birliği etmiş gibi aynı şeyi söylüyor. Egzersiz şart! Eğer ileride parmaklarım
kördüğüm, bacaklarım kötürüm olmasın diyorsam, eğer ileride tık nefes kalmak istemiyorsam ve en can alıcı tehdit olarak da çocuğumun başına bela kesilmek istemiyorsam sevimsiz egzersizi düzenli olarak yapmam şart! Bunu sadece yılda iki kez gittiğim doktorlar söylese belki kulak arkası edeceğim ama sağlıklı bir hayat için egzersizin şart olduğu öylesi bir kesinlik kazanmış durumda ki saldırı her cepheden. Bir arkadaşının arıyorsunuz evde yok, nerede yürüyüşte.
Anneniz söze bak bu gün hava ne güzel diye başlıyor.
Televizyon kanalları arasında zıplarken gözünüz güle oynaya zıplayanlara takılıyor.
Pencereden bakmaya görün kör karanlıkta bile millet o ne olduğunu anlamacliğınız aletlerin üzerinde… kadını erkeği yaşlısı genci hepsi huşu içinde..
İnsan bir süre sonra pes ediyor. Ya da ben ettim diyelim.. Tam bir ay havaların da hafiften ısınmasıyla birlikte kendime yeni yürüyüş ayakkabıları alıp çıktım.
Tepede ısıtan ama yakmayan bir güneş varsa, Boğaz hafiften tütüyorsa, Karadeniz’den esen meltem yüzünüzü yalayıp geçiyorsa güzel. Ama bunun sert esen Poyrazı, ahmak ıslatan da var.
Bir de değil yürümenin birbirine sürtünerek bile geçmenin imkansız olduğu hafta sonları…
Peki o zaman ne yapılacak? Kimileri o havalarda bile yürümenin zevkinden söz etti kimi eve bir yürüme bandı al dedi.
RSS Feed
Posted in
derya abla seni çok seviyoruz seni hergün izliyorum bana miniş köpekten yolarmısın